Hilafetin ve saltanatın kaldırılması olayına Üstad'ın perspektifinden bakışımız nedir? Bunların kaldırılmaları iyi mi olmuş, yoksa kalmalı mıydı?

Şunu açıkça ifade edelim ki saltanat hiç de tasvip edilecek bir rejim değildir. Ama her asrın bir gereği her dönemin bir ruhu olduğu için, ceddimiz bu rejim ile İslam’a çok büyük hizmetler etmişler. Bizim bu hizmetlere bakarak bu değişmiş ve başkalaşmış asırda saltanatı savunmamız ve kutsamamız yanlış olur.

Üstad Hazretlerinin eserlerinde meşrutiyeti hararetle savunması saltanata hararetle karşı olduğu anlamına geliyor ki buradan Üstad Hazretlerinin saltanata karşı olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz. Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri bu tezimizi çok açık bir şekilde doğrulamaktadır:

"BİRİNCİ CİNAYET: Geçen sene bidayet-i Hürriyette elli-altmış telgraf umum şark aşiretlerine Sadâret vasıtasıyla çektim. Meâli şu idi:"

"Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer'iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Zira dünyevî saadetimiz Meşrutiyettedir. Ve istibdattan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz..."

"ÜÇÜNCÜ CİNAYET: İstanbul'da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal ve gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfal ile vilâyât-ı şarkiyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları suretle meşrutiyeti onlara telkin ettim."

"Şu mealde: İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san'at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zirâ, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz."(1)

Hilafetin bir ruhu bir de cesedi var; malum ruh baki ceset ise fanidir. Bu anlamda bir Müslümanın hilafetin ruhuna karşı olması mümkün değildir. Ama hilafetin şekli cesedi her dönemin şartlarına ve her çağın konjonktürüne göre değişir ve değişmek zorundadır. Üstad Hazretleri hilafetin ruhuna değil eski ceset ve elbisesine karşıdır denilebilir.

"1935'de Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde 'Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?' sualine cevaben, 'Eskişehir Mahkeme Reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden benim dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder.' diyerek yukarıda zikredilen karınca hâdisesini anlatır ve şöyle der:"

"Hulefa-yı Raşidîn herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber, Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler."

"Bir zaman, ihtiyarlığın başlangıcında, Eski Said'in gülmeleri Yeni Said'in ağlamalarına inkılâp ettiği hengâmda, Ankara'daki ehl-i dünya beni Eski Said zannedip oraya istediler, gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara'nın benden çok ziyade ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale, tahaccür etmiş hâdisât-ı tarihiye suretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şanlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı ve Hilâfet Saltanatının vefatı ve dünyanın ihtiyarlığı, bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kalede geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım."(2)

Yukarıdaki ifadeler açık bir şekilde Üstad Hazretlerinin Hilafete taraftar olduğunu gösteriyor.

Hilafet: Din ve dünya işlerinde umumi reislik. İmam-ül Mü'minîn olan zât, şer'î hükümlerin icrasında Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (asv) halef olduğu için, hilafet vazifesini alana "halife" denmiştir.

Hilafetin önemi bütün Müslüman dünyayı birleştirmesi, askeri ve siyasi bir güç temin etmesinden dolayıdır. Halife yer yüzünde yaşayan bütün Müslümanların fıtri lideri ve itaat edilmesi gereken amiridir. Bu da İslam dünyasının birlik ve beraberliğinin bir sigortası oluyor. Böyle bir gücün karşısında  hiçbir ittifak duramaz. Bugün İslam aleminde çekilen bir çok sıkıntı ve acının temelinde böyle bir birliğin kurulamaması vardır.

Faraza Türkiye Cumhuriyeti şeri esaslara göre yönetilmiş olsa idi cumhuriyetin icracı reisi olan başbakan aynı zamanda halife olurdu. Padişahlık gibi şeriatın özüne uymayan bir rejimde hilafet olabiliyor ise şeriatın özüne uygun olan cumhuriyet rejiminde hilafet elbette tatbik edilebilir.

Halife mutlak bir egemenliğe sahip değildir. Hukukun sınırları içinde hareket etme zorunluğu vardır. Hâl böyle olunca bugünkü başkanlık sistemi ile hilafet sistemi arasında aşırı bir fark bulunmamaktadır. Faraza Amerika Müslüman onun başkanı da halife olmuş olsa idi yeryüzünde tek Müslümanın burnu kanamaz yeryüzü adalet ile dolardı. Birleşmiş Milletlerin ruhunu da buna tatbik edebiliriz.

Dipnotlar:

(1) bk. Divan-ı Harb-i Örfi, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi.

(2) bk. Tarihçe-i Hayat, İlk Hayatına Bir Bakış.

Makale Yazarı: 
Sorularlarisale.com