Üstadımız milliyetçilik-ırkçılık hakkında ne düşünüyor, Türk-Kürt açılımı hakkında ne derdi/diyor?

Kısaca Irkçılığın Tarifi ve Kökeni

Irkçılık; bir kavmin başka bir kavmi inkâr edip düşmanlık etmesidir. Ya da en hafif tabiri ile bir kavmin diğer kavimden kendisini daha üstün görme hastalığıdır. Âyetteki tearüf ve teavün, yani tanıma ve yardımlaşma vurgusunun muhalif manası, ırkçılığın ana umdelerini bize tarif ediyor. Yani ırkçılık bir kavmi inkâr edip onunla bütün insani ilişkileri kesmek anlamına geliyor ki, bu noktadan ırkçılık ne İslamidir,  ne de insanidir. Irkçılık illetini insanlığa bulaştıran unsur ise; maddeci ve inkârcı felsefedir. İnsanlığa hızla bulaşması ve yayılması ise Fransız İhtilali ile başlar. Yani ırkçılık hastalığı İslam alemine hariçten gelen bir hastalıktır.

Üstad Hazretleri milliyetçiliği ırkçılıktan ayırt etmek için, milliyetçiliği müspet ve menfi olmak üzere iki kısma ayırıyor:

"Menfi Milliyetçilik: Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır: Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir (kötü ve uğursuz), zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet (kavga ve düşmanlığa)  ve keşmekeşe sebeptir."

Faşizm ve ırkçılık bu manayadır. İslam dinin şiddetle yasakladığı zararlı milliyetçilik budur.

"Müsbet Milliyetçilik: Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilîsinden ileri geliyor. Teâvüne, tesanüde sebeptir; menfaatli bir kuvvet temin eder, uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur." 

Yani milliyetçilik duygusu insanlar arasında bir dayanışma, bir yardımlaşma, bir kuvvete sebebiyet veriyor ise, İslam ve insan kardeşliğine zararı dokunmuyor ise, bu duygu müspet ve zararsızdır. İnsanın milliyeti inancına bir kalıp, bir kılıftır. Değerli olan kılıf ve kalıp değil, kılıf ve kalıbın içindekidir.

Mesela; para kasası paradan daha değerli değildir, kasa para içindir. İnsanın ırkı ve kavmi de inançların bir kılıfı bir kalıbıdır. Irkçılıkta kalıba değer verirken, kalıp içindeki inançlara değer vermemek hükmeder ki bu tam bir ahmaklıktır. Tıpkı para kasasına sarılıp içindeki paralara dikkat etmeyen ve değer vermeyen bir adamın meseli gibidir. Hazreti Ömeri (ra) değerli yapan kalıbı ve milliyeti değil, adalet ve ahlakıdır. Şayet insanı değerli kılan kalıbı ve milliyeti olsa idi Ebu Cehil, Nemrut, Mussolini ve Firavun gibi zalim ve alçaklar en değerli insanlar sınıfından olurlardı. Demek kıymet ve değer kalıpta değil, kalıbın içindeki mefkure ve inançlardadır. Kalıbın değer ve kıymeti inanca hizmeti nispetindedir.

Irkçılıkta Üç Önemli Zehirli Nokta

“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olannınızdır (O’ndan en çok korkanınızdır.” (Hucurat, 49/13)

“Hey’et-i içtimaiye-i İslâmiye, büyük bir ordudur. Kabail ve tavaife inkısam etmiş. Fakat binbir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir... binler kadar bir bir... İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti, vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabail ve tavaife inkisam, şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir... tenakür için değil, tahassum için değildir!..”(1)

Âyette ve âyetin tefsiri hükmünde olan Risale-i Nurlarda; üç önemli hakikat göze çarpıyor:

Birisi: İnsanları milletlere ve kavimlere bölüp dillerini ve renklerini farklı kılan Allah’tır. Irkçıların yabani bir nazarla baktıkları diğer kavimleri var eden ve onları farklı kılan fail Allah’tır. Demek ırkçılıkta zımni olarak Allah’a karşı bir düşmanlık ve husumet vardır. Zira fiili beğenmemek zımni olarak faili beğenmemek demektir. Irkçılık eşittir Allah düşmanlığı desek, mübalağa etmiş olmayız.

İkincisi: Kavimlerin ve milletlerin farklı ve muhtelif kılınması birbirlerini inkâr edip, birbirlerini düşman olarak görmesi için değil, birbirlerini tanımak ve birbirleri ile yardımlaşmak içindir. Âyette en göze çarpan husus; tearüf ve teavündür, yani tanışma ve yardımlaşmadır. 

Üstad'ın ordu misali çok manidardır. Şayet ordu taburlara, bölüklere, takımlara ayrılmamış olsa idi, ordunun görev ve vazife tanımlamaları imkansız ve karmaşık olacaktı. Bir asker, kısımlara ayrılmamış ordu içinde nerde nasıl duracağını, hangi vazifeyi yapacağını bilemezdi. Demek taburlar birbirlerini tanımak ve yardımlaşmak için bölünmüşler; yoksa bir tabur başka bir taburu inkâr edip kavga etsin düşman görsün diye değil. Irkçıların durumu ordunun taburlara ve bölüklere ayrılmasına kızan ve öfkelenen bir ahmağın durumu gibidir.

Üçüncüsü: Kavimlerin farklı yönlerinin birlik yönlerinin yanında çok önemsiz ve basit bir detay gibi durmasıdır. Hakikaten kavimlerin farklılıkları birliklerinin yanında çok adi ve basit kalıyor. Yani kavimler arasındaki birlik bağları farklı bağlarından çok fazladır. Biz neden çoğu aza tabi kılıp birbirimizle düşman olalım. Böyle bir cehalet ve zulüm nedendir, anlaşılması pek güç gerçekten. Üstad Hazretleri bu birlik bağlarını ne güzel sıralamış; 

“Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir... binler kadar bir bir...” 

Bu kadar birlik noktaları varken, ayrılık noktaları öne çıkarıp bunu da düşmanlık aracı haline getirenler ne kadar zalim alçaktırlar anlaşılır.

Genel Olarak Risale-i Nurlarda Irkçılığa Bakış  

Risale-i Nur'un geneline bakıldığında, bu zamanda dinsizlik fikrinden sonra, en tehlikeli ve zararlı fikrin menfi milliyetçilik olduğu çok rahatlıkla anlaşılır. Üstad Hazretlerinin en sert söz sarf ettiği ve müsamaha göstermediği fikir, inkârı uluhiyet ve ırkçılık fikridir.

Dinimizde ırkçılık haramdır. Samimi bir Müslüman asla ve kata ırkçılık yapamaz, şayet yapıyorsa, samimiyetinde şüphe vardır. Yani İslam ile ırkçılık aynı kalpte barınamaz.

Üstad Hazretlerinin hayatını ve fikirlerini incelediğimizde, İttihad-ı İslam (İslam Birliği) taraftarı olduğu çok açık bir şekilde görülür. Yani Müslümanların bir çatı ve otorite altında olmasını savunuyor. Şimdiki zamanın ve zeminin böyle bir duruma müsait olmadığı, yani İslam ülkelerinin sınırlarını kaldırıp tek otorite ve tek devlet altında toplanmasının zor olduğu da bir gerçektir.

Ama İslam birliğinin sağlanacağı başka tarz ve yollar da vardır. Bunların başında farklı devlet ve sınırların oluşturduğu siyasi ve iktisadi bir pakt olabilir. Yani Müslüman ülkeler ortak bir çatı altında birleşip, siyasi ve iktisadi bir güç haline gelebilirler. Zaten bu çağda da İttihad-ı İslam ancak bu tarz ile olabilir. Eskide olduğu gibi ordu ve silah kuvveti ile bütün İslam alemini bir çatı altında toplamak pek mümkün görünmüyor.

İslam coğrafyasındaki kavimler iki çeşittir. Birisi köklü ve kesretli olan büyük kavimler, diğeri ise bu köklü ve kesretli kavimlerle etle tırnak gibi olan küçük ve ekalliyetteki kavimlerdir. Büyük kavimler genelde Araplar, Türkler, Farisilerdir. Küçük kavimler ise, yüzlerle ifade edilebilir. Zaten tarihte hilafet de bu büyük kavimlerin elinde, diğer kavimlerin yardımı ve kardeşliği ile sürdürülmüştür. Bu yüzden etle tırnak haline gelen büyük kavimlerle küçük kavimlerin ayrışması hem mümkün değil, hem de akıl karı değildir.

Mesela, Türk Milleti ile Kürt Milleti etle tırnak olmuş iki kavimdir. Bunların ayrışıp, farklı devlet kurmaları mümkün ve vaki değildir. Bin yıl iç içe yaşamış ve akrabalıklar kurmuş bu kavimlerin ayrışması bir felakettir. Zira Kürt kavminin önemli bir bölümü batıya göç etmişlerdir. Mesela, Diyarbakır’ın nüfusu yedi yüz bin ise İstanbul'daki, nüfusu bir buçuk milyondur. Yani iki kavmin ayrışması, hem coğrafi olarak hem nüfus olarak, hem iktisadi olarak, hem kardeşlik bağları olarak hem de İslam açısından mümkün değildir. Üstad  Hazretleri bu fikri asla ve kata kabul etmiyor. Bir avuç dinsiz Türk ırkçıları ile Kürt ırkçıları istiyor diye bu kuvvetli bağlar koparılamaz ve koparılmamalıdır. Boş bir hayalin peşine düşüp insanların ekserisini huzursuz etmenin ve sıkıntıya atmanın insani ve imani hiçbir geçerliliği yoktur. Dinsizliğe bulaşmış birkaç şovenist ve kafatası düşkünü budalanın ardına düşüp, hem dünyayı hem ahiret hayatını tehlikeye atmak akıl karı değildir.

Kürt Dili Meselesine Kısa Bir Bakış

Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde vatandaşlık tanımı yerine ırkçılık tanımı yapılmıştır. Bu da ülkemizde etnik çatışmaların temelini ve zemini oluşturuyor. Bugünkü PKK sorunu zannedildiği gibi otuz yıllık bir sorun değil, kökü Cumhuriyetin kuruluşuna kadar giden eski ve köklü bir sorundur. Dış düşmanların da bu meseleyi manipüle etmesi ile sorunun bu raddeye nasıl geldiği az çok anlaşılır. Yani sorunu çoğaltan dış etkenler olduğu gibi iç etkenler de vardır. Biz bugüne kadar hep dış etkenler üstünde konuştuk. Halbuki sorunun kökü ve temeli içimizde duruyor. İçimizdeki sorunları halletmeden dış sorunlarla baş etmek pek mümkün değildir.

Mesela, kavimlerin kendi dillerini muhafaza etmesi ve konuşması en tabi haklarıdır. Çok milletli bir devlette, resmi bir dilin olması elbette gereklidir. Ama resmi dilin dışında her kavim ve millet kendi dilini konuşup örfünü muhafaza edebilmelidir. Bunlar üstünde bir baskı kurulmamalıdır. Baskı ve zulüm insanları birleştirmez, aksine geri birleşmeyi imkansız kılacak şekilde ayrıştırır.

Üstad Hazretleri bu genişliği ve ileri görüşlülüğü ta o zamandan görmüş ve şu şekilde tespitte bulunmuştur: 

"İkincisi: Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak."(2)

Yani fen ilimleri ile medrese ilimlerinin beraber okutulduğu ve yine orada lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak gerekir. Bu üç dilde tedrîsât yapılmalı, talebeler bu üç dilde ihtisas sâhibi olmalıdır. Din ilimlerinin dili olan Arapça'nın yanında Kürtçe'yi de serbest bırakın, devletin resmî dili olan Türkçe de öğrenilsin diyerek ta o zamandan günümüze reçeteler sunmuştur. Şimdi resmi ideolojinin yaptığı gibi bir millet ve dili görmezden gelinip inkâr edilmemelidir. Aksine dilini ve örfünü anayasa garantisine alıp daha da bağrına basmalıdır. Kürt sorununun temel iki rüknü eğitimsizlik ve inkârdır. Yani onları yok saymak ve yeterince eğitimin götürülmemesidir.

Tabi eğitim sistemi de Üstad'ın ifade ettiği gibi fen ve din ilimlerinin beraber okutulduğu bir eğitim sistemi olmalıdır. Güncel tartışmalarda maalesef din olgusu hep göz ardı ediliyor. Halbuki Kürt sorununun temelinde din ve eğitim sorunu yatmaktadır. Üstad'ın şu ibareleri Doğu sorununun ne olduğunu ve nasıl çözülmesi gerektiğini ifade etmekte kafi bir ibaredir, başka söze ihtiyaç yoktur denilse mübalağa olmaz o söz şudur: 

"Hamisen: Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa'yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat, sathî kalır."(3)

Üstad Hazretlerinin Doğu için tasarlamış olduğu Medresetü'z-Zehra projesinde okutulacak diller için; "Arapça vacip, Türkçe lazım, Kürtçe caizdir", demesinde, Kürtçe'nin resmi bir devlet dili olması anlaşılmaz. Tam tersine olarak caiz diyerek; konuşulması, öğrenilmesi meşru, fakat zorunlu değildir anlamı çıkar. Zira lazım ile vacipte bir zorunluluk manası vardır, ama caizde ise sadece kişinin kendi tercih manası hükmeder. Yani bu medresede Arapça ve Türkçe zorunlu dillerdir. Kürtçe ise isteğe bağlıdır. Dileyen bu dili kullanıp öğrenebilir demektir.

Sonuç Olarak

Irkçılık belası Batı'nın hastalıklı zihninin insanlığa bulaştırdığı bir mikroptur. Bunun ilacı ise İslam kardeşliği ve İslam milliyetçiliğidir. Dünyada bulunan bütün Müslümanlar bir millettir. Bunun karşısında olanlar da küfür milletidir. Saflarımızı iyi seçmemiz gerekir. Kısacık dünya hayatında kısacık gençlik heveslerine hitap eden ırkçılık illeti hesabına ebedi İslam kardeşliğini tepmek ve itmek hakikaten büyük bir hıyanet ve büyük bir helakettir.

Özetle, Üstad'ın fikirleri içinde ayrı bir Kürt devleti yoktur. Türk Milleti ile Kürt milleti birbirine kenetlenmiş ve akraba olmuş iki şerefli millettir. Ayrışmayı ve bölünmeyi istemek ise, Siyonizm’e hizmet, İslam birliğine ihanettir.

Üstad Hazretlerinin, Osmanlı döneminde Kürt meselesinden dolayı hapse atıldığına dair bir belge ya da vesika mevcut değildir. Lakin Osmanlı eğitim sistemini düzeltmek ve yeniden inşa etmek için o zaman hükümetine bir teklifte bulunmuş ve o zaman bürokrasisi tarafından geçici bir süre için tımarhaneye atılmıştır. Tımarhaneye attıran da o zamanın çapsız Osmanlı bürokrasisidir.

Dipnotlar:

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas.

(2) bk. Münazarat, Sualler ve Cevaplar.

(3) bk. Mesnevî-i Nuriye, Hubâb

İlave bilgi için tıklayınız: 

- KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ VE BEDİÜZZAMAN'IN YAKLAŞIMI...

 

Makale Yazarı: 
Sorularlarisale.com